Pazartesi, Aralık 18, 2006

YAZI HAYATTIR

Bir yazı nedir ki aslında...İki piyango bileti boyunda bir köşe yazısının ne ağırlığı olabilir ki?
Bir çeyrek bilet peşinde çaresizce umut kovalayan milyonların karşısına dikilip "Durun bir de beni dinleyin. Ben de hayatınızı değiştirebilirim" diyebilir mi yazı?Onlara bir çeyrek biletten göz kırpan serveti vaat edebilir mi?
Yoksulluğun acı nefesiyle uzandıkları bir yastıktan, servete boğulmuş olarak uyanma hayalinin yerine geçebilir mi?Hayatı değiştirebilir mi? Her yazı, bu iddiayı değilse bile, bu umudu barındırır satır aralarında...
* * *
Her bilete vuran bir ikramiyedir yazı... Harflerle ilmeklenmiş uçan halısına bindiğinizde, birkaç dakikalık yolculuk boyunca, umudun başka adreslerini de gösterebilir sizlere -ki o da az zenginlik- değildir.
Kelimeler öyle bir araya toplaşır ki bazen, rüzgârlar doğuran bir ormana dönüşür yazı...
...kramp olup saplanır yüreğinize...Karanlık bir gecenin ardından, sabahla kapınızı çalan sessiz bir dosttur; kendinizi en yalnız sandığınız anda beklenmedik bir köşeden gülümseyen, sizi sizden iyi bilen ya da sizi size şikayet eden..
...bir dildir, dilinizdekini yazan; bir tutam saç, omzunuza yaslanan...
Gözbebeklerinize tutunup, beyninize sızar, kalbinize işler; "İşte ben de tam bunları hissediyordum" dedirtir size bazen; gözyaşlarınızla tuzlanır.
Silkeler ruhunuzun tozlarını, en derine gömdüğünüz yaralarınızı kanatır, tutup kelimelerle kabuklarından...
Kesip asarsınız duvarınıza; buruşup bekler orada, benzi solgun bir tercümanı gibi söyleyemediklerinizin...Yazan eli tutacak kadar yakınlaşırsınız okudukça;
...o el bazen bir tokattır, sözcük sözcük kırbaçlaşan; bazen şefkatli bir dokunuş, saçınızı okşayan...
* * *
Yazan açısından ise nadiren bir cennettir yazı; çoğu zaman cehennem...
...bir iç dökme seansıdır, konuşma özürlülerin...
Satırlar uzadıkça siz yazıyı yazmazsınız artık, yazı sizi yazar.Mürekkepten bir banyoda şeffaflaşır cildiniz. Ruhunuz her sözcükte biraz daha soyunur. Her cümle, yeni bir düğümünü çözer yüreğinizin...
...ve yazı, ele verir yazarını...Bazen de bir silah olur öfke kusan; doğrar satırlarla zulmün askerlerini...
...ustasının elinde öyle yaman bir kılıç ki, bin söze değişmem.
İdam fermanıdır yazarının; cellâdı, darağacı...
Kâh yangına dökülen bir tas benzindir, kâh yaraya basılan bir tutam tütün...Bazen yazdıkça bilenirsiniz: kalemin sivri ucu, biley taşında alev alev keskinleşen bir bıçağa döner; sürtündükçe kâğıda...
...lakin zamanla, yazdıkça ucu kütleşen sivri uçlu bir kalem gibi törpülenir yazarın da sivrilikleri, kalemle birlikte olgunlaşır sahibi de...
* * *
Bu yıl tam 20. yılı yazıyla flörtümün... Yeni yetme bir üniversite öğrencisi olarak Yankı Dergisi'nin kapısından girip ilk ustam Mehmet Ali Kışlalı' nın ellerine teslim edildiğimde 1979'du sene...20 yıl boyunca, ben yazılarımı yazdım, yazılarım beni...
Kah yazının güvenli omzuna dayadım başımı, kah omuz vermeye çalıştım, başını dayayacak yazı arayanlara..Şimdi eskiyen bir yüzyılın sonunda, bir yeni yılın sabahında sizinle buluşup harflerle ilmeklenmiş bir uçan halıyla yolculuğa çıkıyorum yeniden...
...milyonların bir çeyrek bilette aradığı umudun başka adreslerini keşfedebilmek için...
"Bir yazı bunu yapabilir mi?"
Yapabilir; çünkü her yazı, bir hayattır.
CAN DÜNDAR

Perşembe, Aralık 14, 2006

Bu aşk fazla bana..


Kulaklıklarımda güzel bir şarkı vardı. Çayımı yudumluyordum. Kapıdan beliren yüzünü gördüm, sağ ve sol hizalarında beliren ama kendini onunki kadar farkettiremeyen diğer yüzlerle beraber. Yaklaşık iki aydır yüzü göründüğü zaman gözlerim ışıldıyordu. Onun gözlerinde de benzer bir ışıltı vardı aslında, ama onunki beni gördüğünde oluşmuyordu, fark buydu.
Selam verdi, yanıma yaklaştı. "Ne olacak bu benim kaderim yaa!" dedi. "Hayırdır" dedim, "Bir sorun mu var? "
Muhatabı olduğum her cümlesinin ardından mümkün olduğunca detaylı sorular sormaya çalışıyordum. Onu biraz daha tanımak ve yanında bulunma sebeplerimi arttırarak zaman kazanmak içindi bu.
"Hep böyle oluyor" dedi. "Ben birinden hoşlanıyorum ama ardından beraber olduğu birinin var olduğunu öğreniyorum. Kaderim bu mu benim, söylesene."
"Boşver" diyebildim sadece. Enteresan düşünceler ardı ardına işgal ediyorlardı beynimin kalelerini. Kalbimdeki kaleler ise çoktan düşmüşlerdi.
Başka biri. Bunu hiç hesaba katmamıştım. Birini sevdiğinde onun da senin gibi başka birini sevebileceği mantıklı gelmez insanın gözüne. Onun da hoşlanabileceği, aynı senin ona yazdığın gibi şiirler yazabileceği, yüzünü farkettiğinde gözlerinin ışıldayacağı.. Hiçbiri olası gelmez sevene. Ama böyledir işte. Öyle putlaştırırız ki sevdiklerimizi, sanki onlar sadece bizim onları sevmemiz için vardır. Bizi sevmeyebilirler, ona sözümüz yoktur. Ama başkasını sevmeleri çok uzak görünür. Her en yakın olan şey gibi.
Yineledim, "Boşver" dedim. Hüzünlü bir şekilde başını çevirdi. O an gözlerinde onu canlandırdığını hissettim. Bölmem gerekiyordu bu canlandırmayı, bölemedim. Hem kıyamadım, hem de gücüm yetmedi. Ben de onu canlandırmaya çalıştım gözümde. Çok yakışıklı olmalıydı, gönlünü çaldığı melikenin güzelliğiyle orantılamak doğruysa. Düşmanlık, haset hissetmedim. Ama hüzün çöktü içime. Birden kendimi fazlasıyla üçüncü kişi hissettim. Hayallerim geçti gözümün önünden. Hepsini çöpe attım gözlerimle. Ona tekrar baktım, yüzü asıktı. Üzgündü. O da kendini en az benim kadar üçüncü kişi hissediyor olmalıydı. Hepi topu dört kişilik bir denklemdi bu, üçüncü kişi kontenjanı iki kalbi kırık tarafından kullanılan. Bir anda ne kadar çok ortak noktamız olmuştu. Buna sevindim.
Konuyu değiştirmeye çalıştım. Gözlerindeki hüznü kıskanıyordum. Başarılı olamadım. O başarılı olamayışımın bile farkında olmadı.
"Gitmem gerek." dedim saate göz atışıma mütakiben. Gerçekten gitmem gerekiyordu. Ama bir bahaneye ihtiyacım olsaydı eğer, seçemeyeceğim kadar gitmemi gerektirecek bahane mevcuttu o an o mekanda.
"Görüşürüz, kendine iyi bak" dedi. "Sen de" diyen sesim "Gitme" der gibi çıktı elinde bavuluyla kapıda görünen sevgiliye.
Çıkışa doğru ilerledim. Sağ köşedeki çöp kutusuna plastik çay bardağımın içine tıkıştırdığım umutlarımı da attım.
Kendi kendime mırıldandım kapıdan çıkarken: "Bu aşk fazla bana."

Pazartesi, Aralık 11, 2006

PİA


Ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın

Ellerini bir tutsam ölsem

böyle uzak seslenmese

ben bir şehre geldiğim vakit

o başka bir şehre gitmese

otelleri bomboş bulmasam

içlenip buzlu bir kadeh gibi

buğulanıp buğulanıp durmasam

ne olur sabaha karşı rıhtımda

çocuklar pia'yı görseler


bana haber salsalar bilsem

içimi büsbütün yıldızlar basar

bir hançer gibi çıkıp giderdim


ben bir şehre geldiğim vakit

o başka bir şehre gitmese

singapur yolunda demeseler

bana bunu yapmasalar yorgunum

üstelik parasızım pasaportsuzum

ne olur sabaha karşı rıhtımda

seslendiğini duysam pia'nın

sırtında yoksul bir yağmurluk

çocuk gözleri büyük büyük

üşümüş ürpermiş soluk

ellerini tutabilsem pia'nın

ölsem eksiksiz ölürdüm


ATTİLA İLHAN


Konuk Yazar: Büşra Ekincioğlu

Cuma, Aralık 08, 2006

Saatim Çalmadan..

Saatim çalmadan uyandım bugün
Dünkü fırtına çoktan dinmiş
Yağmur yağmış, her yer yıkanmış
Vakit kaybetmeden yazmaya başladım
Bir ağacım ormanda,
Dallı budaklı
Baharı bekler dururum
Gövdemde adın yazılı
Dudağımda bir damlan
Denize döndü
Şiirler yazdım sana
Okurmusun söyle
Yüreğimde herşeyin koruyup sevdim
Uzanıp ellerimden
Tutarmısın söyle
Bir ağacım ormanda
Dallı budaklı
Suyumu bekler dururum
Gövdemde adın yazılı.

Şebnem Ferah-Saatim Çalmadan