Bir yazı nedir ki aslında...İki piyango bileti boyunda bir köşe yazısının ne ağırlığı olabilir ki?
Bir çeyrek bilet peşinde çaresizce umut kovalayan milyonların karşısına dikilip "Durun bir de beni dinleyin. Ben de hayatınızı değiştirebilirim" diyebilir mi yazı?Onlara bir çeyrek biletten göz kırpan serveti vaat edebilir mi?
Yoksulluğun acı nefesiyle uzandıkları bir yastıktan, servete boğulmuş olarak uyanma hayalinin yerine geçebilir mi?Hayatı değiştirebilir mi? Her yazı, bu iddiayı değilse bile, bu umudu barındırır satır aralarında...
* * *
Her bilete vuran bir ikramiyedir yazı... Harflerle ilmeklenmiş uçan halısına bindiğinizde, birkaç dakikalık yolculuk boyunca, umudun başka adreslerini de gösterebilir sizlere -ki o da az zenginlik- değildir.
Kelimeler öyle bir araya toplaşır ki bazen, rüzgârlar doğuran bir ormana dönüşür yazı...
...kramp olup saplanır yüreğinize...Karanlık bir gecenin ardından, sabahla kapınızı çalan sessiz bir dosttur; kendinizi en yalnız sandığınız anda beklenmedik bir köşeden gülümseyen, sizi sizden iyi bilen ya da sizi size şikayet eden..
...bir dildir, dilinizdekini yazan; bir tutam saç, omzunuza yaslanan...
Gözbebeklerinize tutunup, beyninize sızar, kalbinize işler; "İşte ben de tam bunları hissediyordum" dedirtir size bazen; gözyaşlarınızla tuzlanır.
Silkeler ruhunuzun tozlarını, en derine gömdüğünüz yaralarınızı kanatır, tutup kelimelerle kabuklarından...
Kesip asarsınız duvarınıza; buruşup bekler orada, benzi solgun bir tercümanı gibi söyleyemediklerinizin...Yazan eli tutacak kadar yakınlaşırsınız okudukça;
...o el bazen bir tokattır, sözcük sözcük kırbaçlaşan; bazen şefkatli bir dokunuş, saçınızı okşayan...
* * *
Yazan açısından ise nadiren bir cennettir yazı; çoğu zaman cehennem...
...bir iç dökme seansıdır, konuşma özürlülerin...
Satırlar uzadıkça siz yazıyı yazmazsınız artık, yazı sizi yazar.Mürekkepten bir banyoda şeffaflaşır cildiniz. Ruhunuz her sözcükte biraz daha soyunur. Her cümle, yeni bir düğümünü çözer yüreğinizin...
...ve yazı, ele verir yazarını...Bazen de bir silah olur öfke kusan; doğrar satırlarla zulmün askerlerini...
...ustasının elinde öyle yaman bir kılıç ki, bin söze değişmem.
İdam fermanıdır yazarının; cellâdı, darağacı...
Kâh yangına dökülen bir tas benzindir, kâh yaraya basılan bir tutam tütün...Bazen yazdıkça bilenirsiniz: kalemin sivri ucu, biley taşında alev alev keskinleşen bir bıçağa döner; sürtündükçe kâğıda...
...lakin zamanla, yazdıkça ucu kütleşen sivri uçlu bir kalem gibi törpülenir yazarın da sivrilikleri, kalemle birlikte olgunlaşır sahibi de...
* * *
Bu yıl tam 20. yılı yazıyla flörtümün... Yeni yetme bir üniversite öğrencisi olarak Yankı Dergisi'nin kapısından girip ilk ustam Mehmet Ali Kışlalı' nın ellerine teslim edildiğimde 1979'du sene...20 yıl boyunca, ben yazılarımı yazdım, yazılarım beni...
Kah yazının güvenli omzuna dayadım başımı, kah omuz vermeye çalıştım, başını dayayacak yazı arayanlara..Şimdi eskiyen bir yüzyılın sonunda, bir yeni yılın sabahında sizinle buluşup harflerle ilmeklenmiş bir uçan halıyla yolculuğa çıkıyorum yeniden...
...milyonların bir çeyrek bilette aradığı umudun başka adreslerini keşfedebilmek için...
"Bir yazı bunu yapabilir mi?"
Yapabilir; çünkü her yazı, bir hayattır.
CAN DÜNDAR
Pazartesi, Aralık 18, 2006
Perşembe, Aralık 14, 2006
Bu aşk fazla bana..

Kulaklıklarımda güzel bir şarkı vardı. Çayımı yudumluyordum. Kapıdan beliren yüzünü gördüm, sağ ve sol hizalarında beliren ama kendini onunki kadar farkettiremeyen diğer yüzlerle beraber. Yaklaşık iki aydır yüzü göründüğü zaman gözlerim ışıldıyordu. Onun gözlerinde de benzer bir ışıltı vardı aslında, ama onunki beni gördüğünde oluşmuyordu, fark buydu.
Selam verdi, yanıma yaklaştı. "Ne olacak bu benim kaderim yaa!" dedi. "Hayırdır" dedim, "Bir sorun mu var? "
Muhatabı olduğum her cümlesinin ardından mümkün olduğunca detaylı sorular sormaya çalışıyordum. Onu biraz daha tanımak ve yanında bulunma sebeplerimi arttırarak zaman kazanmak içindi bu.
"Hep böyle oluyor" dedi. "Ben birinden hoşlanıyorum ama ardından beraber olduğu birinin var olduğunu öğreniyorum. Kaderim bu mu benim, söylesene."
"Boşver" diyebildim sadece. Enteresan düşünceler ardı ardına işgal ediyorlardı beynimin kalelerini. Kalbimdeki kaleler ise çoktan düşmüşlerdi.
Başka biri. Bunu hiç hesaba katmamıştım. Birini sevdiğinde onun da senin gibi başka birini sevebileceği mantıklı gelmez insanın gözüne. Onun da hoşlanabileceği, aynı senin ona yazdığın gibi şiirler yazabileceği, yüzünü farkettiğinde gözlerinin ışıldayacağı.. Hiçbiri olası gelmez sevene. Ama böyledir işte. Öyle putlaştırırız ki sevdiklerimizi, sanki onlar sadece bizim onları sevmemiz için vardır. Bizi sevmeyebilirler, ona sözümüz yoktur. Ama başkasını sevmeleri çok uzak görünür. Her en yakın olan şey gibi.
Yineledim, "Boşver" dedim. Hüzünlü bir şekilde başını çevirdi. O an gözlerinde onu canlandırdığını hissettim. Bölmem gerekiyordu bu canlandırmayı, bölemedim. Hem kıyamadım, hem de gücüm yetmedi. Ben de onu canlandırmaya çalıştım gözümde. Çok yakışıklı olmalıydı, gönlünü çaldığı melikenin güzelliğiyle orantılamak doğruysa. Düşmanlık, haset hissetmedim. Ama hüzün çöktü içime. Birden kendimi fazlasıyla üçüncü kişi hissettim. Hayallerim geçti gözümün önünden. Hepsini çöpe attım gözlerimle. Ona tekrar baktım, yüzü asıktı. Üzgündü. O da kendini en az benim kadar üçüncü kişi hissediyor olmalıydı. Hepi topu dört kişilik bir denklemdi bu, üçüncü kişi kontenjanı iki kalbi kırık tarafından kullanılan. Bir anda ne kadar çok ortak noktamız olmuştu. Buna sevindim.
Konuyu değiştirmeye çalıştım. Gözlerindeki hüznü kıskanıyordum. Başarılı olamadım. O başarılı olamayışımın bile farkında olmadı.
"Gitmem gerek." dedim saate göz atışıma mütakiben. Gerçekten gitmem gerekiyordu. Ama bir bahaneye ihtiyacım olsaydı eğer, seçemeyeceğim kadar gitmemi gerektirecek bahane mevcuttu o an o mekanda.
"Görüşürüz, kendine iyi bak" dedi. "Sen de" diyen sesim "Gitme" der gibi çıktı elinde bavuluyla kapıda görünen sevgiliye.
Çıkışa doğru ilerledim. Sağ köşedeki çöp kutusuna plastik çay bardağımın içine tıkıştırdığım umutlarımı da attım.
Kendi kendime mırıldandım kapıdan çıkarken: "Bu aşk fazla bana."
Selam verdi, yanıma yaklaştı. "Ne olacak bu benim kaderim yaa!" dedi. "Hayırdır" dedim, "Bir sorun mu var? "
Muhatabı olduğum her cümlesinin ardından mümkün olduğunca detaylı sorular sormaya çalışıyordum. Onu biraz daha tanımak ve yanında bulunma sebeplerimi arttırarak zaman kazanmak içindi bu.
"Hep böyle oluyor" dedi. "Ben birinden hoşlanıyorum ama ardından beraber olduğu birinin var olduğunu öğreniyorum. Kaderim bu mu benim, söylesene."
"Boşver" diyebildim sadece. Enteresan düşünceler ardı ardına işgal ediyorlardı beynimin kalelerini. Kalbimdeki kaleler ise çoktan düşmüşlerdi.
Başka biri. Bunu hiç hesaba katmamıştım. Birini sevdiğinde onun da senin gibi başka birini sevebileceği mantıklı gelmez insanın gözüne. Onun da hoşlanabileceği, aynı senin ona yazdığın gibi şiirler yazabileceği, yüzünü farkettiğinde gözlerinin ışıldayacağı.. Hiçbiri olası gelmez sevene. Ama böyledir işte. Öyle putlaştırırız ki sevdiklerimizi, sanki onlar sadece bizim onları sevmemiz için vardır. Bizi sevmeyebilirler, ona sözümüz yoktur. Ama başkasını sevmeleri çok uzak görünür. Her en yakın olan şey gibi.
Yineledim, "Boşver" dedim. Hüzünlü bir şekilde başını çevirdi. O an gözlerinde onu canlandırdığını hissettim. Bölmem gerekiyordu bu canlandırmayı, bölemedim. Hem kıyamadım, hem de gücüm yetmedi. Ben de onu canlandırmaya çalıştım gözümde. Çok yakışıklı olmalıydı, gönlünü çaldığı melikenin güzelliğiyle orantılamak doğruysa. Düşmanlık, haset hissetmedim. Ama hüzün çöktü içime. Birden kendimi fazlasıyla üçüncü kişi hissettim. Hayallerim geçti gözümün önünden. Hepsini çöpe attım gözlerimle. Ona tekrar baktım, yüzü asıktı. Üzgündü. O da kendini en az benim kadar üçüncü kişi hissediyor olmalıydı. Hepi topu dört kişilik bir denklemdi bu, üçüncü kişi kontenjanı iki kalbi kırık tarafından kullanılan. Bir anda ne kadar çok ortak noktamız olmuştu. Buna sevindim.
Konuyu değiştirmeye çalıştım. Gözlerindeki hüznü kıskanıyordum. Başarılı olamadım. O başarılı olamayışımın bile farkında olmadı.
"Gitmem gerek." dedim saate göz atışıma mütakiben. Gerçekten gitmem gerekiyordu. Ama bir bahaneye ihtiyacım olsaydı eğer, seçemeyeceğim kadar gitmemi gerektirecek bahane mevcuttu o an o mekanda.
"Görüşürüz, kendine iyi bak" dedi. "Sen de" diyen sesim "Gitme" der gibi çıktı elinde bavuluyla kapıda görünen sevgiliye.
Çıkışa doğru ilerledim. Sağ köşedeki çöp kutusuna plastik çay bardağımın içine tıkıştırdığım umutlarımı da attım.
Kendi kendime mırıldandım kapıdan çıkarken: "Bu aşk fazla bana."
Pazartesi, Aralık 11, 2006
PİA

Ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın
Ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak seslenmese
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanıp buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia'yı görseler
bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldızlar basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia'nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia'nın
ölsem eksiksiz ölürdüm
ATTİLA İLHAN
Konuk Yazar: Büşra Ekincioğlu
Cuma, Aralık 08, 2006
Saatim Çalmadan..
Saatim çalmadan uyandım bugün
Dünkü fırtına çoktan dinmiş
Yağmur yağmış, her yer yıkanmış
Vakit kaybetmeden yazmaya başladım
Bir ağacım ormanda,
Dallı budaklı
Baharı bekler dururum
Gövdemde adın yazılı
Dudağımda bir damlan
Denize döndü
Şiirler yazdım sana
Okurmusun söyle
Yüreğimde herşeyin koruyup sevdim
Uzanıp ellerimden
Tutarmısın söyle
Bir ağacım ormanda
Dallı budaklı
Suyumu bekler dururum
Gövdemde adın yazılı.
Şebnem Ferah-Saatim Çalmadan
Dünkü fırtına çoktan dinmiş
Yağmur yağmış, her yer yıkanmış
Vakit kaybetmeden yazmaya başladım
Bir ağacım ormanda,
Dallı budaklı
Baharı bekler dururum
Gövdemde adın yazılı
Dudağımda bir damlan
Denize döndü
Şiirler yazdım sana
Okurmusun söyle
Yüreğimde herşeyin koruyup sevdim
Uzanıp ellerimden
Tutarmısın söyle
Bir ağacım ormanda
Dallı budaklı
Suyumu bekler dururum
Gövdemde adın yazılı.
Şebnem Ferah-Saatim Çalmadan
Cumartesi, Kasım 11, 2006
Çelişki..

Bir randevuya erken gelmenin sıkıntılarını yaşıyorum şu anda. Saatim 15:00'i biraz geçiyor, randevu defterinde ise 16:00 yazıyor inat edercesine. Bütün koridorlarını dolaştım binanın, üzerimde koridor sakinlerinin ilginç bakışlarını hissederek. Hele biri vardı ki içlerinde, zaman geçmesin, aksın diye yalvarttı beni adeta. Zamanın akışına şahit olamayarak kendimi içinde bulduğum hayal kırıklığından kurtarmaya çabalarken bir düşünce çelme taktı bana. Düşürdü dizimin üstüne, canımı acıttı. Geçsin hatta aksın diye yalvardığım zaman, aynı zamanda insanoğlunun doyamamaktan dert yandığı ömür değil miydi?
Teoman der ya bir şarkısında: "Vakit bir türlü geçmezken, yıllar hayatlar geçiyor." Durumun iyimser bir özetiydi bu cümle. Üstünde daha önce düşünmemiş olduğum bu çelişki beni tanımlaması zor bir şekilde sarstı. Tanımlaması zor diyorum çünkü hissettirdiği şey korku mu, şaşkınlık mı, hayranlık mı tam olarak farkında olamıyorum.
Ömrü bitsin diye yalvaran bir insan olmanın utancını hissettim birden. Bununla suçladım kendimi. Acımasız da davrandım aslında. Ameller niyete göre değişir denir ya hani; benim de zamanın akmasını istememin ardındaki sebep, zamanın daha eğlenceli geçeceğini umduğum bir dilimine olan özlemimdi. Sonra bu tesellimi de suçlu buldum. Zamanın dilimlerini birbirinden nsaıl ayırabilirdim ki? Aralarında seçim yapmanın imkansızlığının yanısıra bir şey daha farkettim: Saat 16:00'yı gösteriyordu. Gülümsedim, zaman sanki akmıştı gerçekten. Beni son bir saat içinde yalnız bırakmayan tüm düşüncelerime teşekkür ettim. Bu teşekkür bir acı çelişkiyi de beraberinde getirdi: Bir saat önce aksın diye yalvardığım zamanı şimdi geri istiyordum. Ondan defalarca özür diledim, gözlerim doldu ama olmadı.. Geri getiremedim.
Randevuma beş dakika geç kaldığımı farkettim ve beş dakika daha yaşlandığımı. Güçsüzlüğüme acıyarak randevu için gideceğim yere yöneldim.
Ne yaparsa yapsın insan çaresizdi..
Bu gerçeğin güçlü kollarına kendimi biçare bıraktım ama artık çok geçti, bir dakika daha yaşlanmıştım..
Yorumlarınızı bekliyoruz.
Cumartesi, Ekim 21, 2006
Bir tanıdık masal..
Bu masalda sözü geçen, tüm yerler, tüm isimler kısacası her şey TAMAMIYLA hayal ürünüdür.
Pireler berber iken, develer tellal iken, çok eski zamanlarda yeryüzünde bir ülke varmış.
Bu ülke ilginçliklerin ülkesiymiş.
Bu ülkede o kadar çok ilginçlik yaşanırmış ki, ülke insanları aldırmazlarmış bile.
Bu ülkede herkes yıllardır sürüp giden bu düzene alışmış ve ilginçlikleri normal karşılar olmuş. Ama bu ülkede yaşamayan insanlar zaman zaman bu ilginçliklere dâhil olduklarında, duruma şaşar kalırlarmış.
İlginçlikler Ülkesi’nde yazarlıkla meşgul olan Zortan Mapuk isimli bir insan varmış. Zortan Mapuk, sadece ülkesinde değil, diğer ülkelerde de tanınan ve okunan bir yazarmış. Kendisine diğer ülkelerden türlü türlü onur verici ödüller verilir, yazdıkları onlarca dile çevrilip okunurmuş.
O eski zamanlarda, her sene, bilimin, sanatın, kültürün dünyada önde gelen insanlarına “Mobel Ödülleri” verilirmiş. Çeşitli alanlarda çeşitli insanlara verilen ve çok önemli bir bilim adamının ismini taşıyan bu ödüller, bir insanın, o zamanda alabileceği en itibarlı, en saygıya değer ödüllerden biriymiş.
O sene, “Mobel Edebiyat Ödülü”, İlginçlikler Ülkesi’nin dünyaca ünlü yazarı, Zortan Mapuk’a layık görülmüş. Ödülün kime verileceğini belirleyen jüri, ödülün, adaylar arasından Zortan Mapuk’a verilmesini kararlaştırmış. Bu haber, şüphesiz Zortan Mapuk’u ve yakın çevresini büyük bir heyecana ve mutluluğa boğarken, kendisinin mensubu olduğu İlginçlikler Ülkesi’ni ortadan ikiye bölmüş. Bu bölünmeyi ve akabinde başlayan tartışmayı herkes mormal karşılamış. İnsanlar, İlginçlikler Ülkesi’nde bu tür şeyler olmazsa şaşırırlarmış.
Bölünenler, “Zortan Mapuk bu ödülü hak etmiştir” ve “Zortan Mapuk da yazar mıdır? O bu ödülü hak etmemiştir” şeklinde iki çatı altında toplanmışlardır.
Zortan Mapuk, henüz hiç Mobel Ödülleri gündemde değilken, geçmiş bir tarihte, bir kırtasiye deposunda verdiği demeçte, “Bu kırtasiye deposunda, iki milyon meşe, bir milyon da çam ağacı katledilmiştir” gibi bir beyanatta bulunmuş ve selüloz üretimi hakkındaki kişisel görüşünü açıklamış.
“Zortan Mapuk da yazar mıdır? O bu ödülü hak etmemiştir” çatısı altında buluşanlar, kendisinin ödülü hak etmeme nedenlerinden en önemlisi olarak bu beyanatı göstermişler. Hatta Zortan Mapuk’un hiçbir eserini okumamış oldukları halde, bu cümlesi yardımıyla, kendisinin yazarlığı hakkında fikirler edinmişler. Bu beyanat ile bir edebiyat ödülü arasında hiçbir bağ olmadığının, edebiyat ödülleri verilirken esas alınanın yazarın eserleri olduğunun farkında olanlar da elbette varmış ama sesleri karşıtlarınınkine nazaran çok kısık kalıyormuş. İlginçlikler Ülkesi’nde, normallerin ve olağanı destekleyenlerin sesleri hep böyle kısık kalırmış. Nedenini kimseler bilmezmiş.
Zortan Mapuk’un almış olduğu “Mobel Edebiyat Ödülü”, bu kör tartışmanın içinde kaybolup gidivermiş.
Oysaki İlginçlikler Ülkesi’nde pek az kişi bilirmiş ki, gelecek nesillere anlatılacak olan gurur kaynağı gerçek, Zortan Mapuk’un ağzından çıkan o cümle değil, aldığı saygın ödül ve dünyanın ayakta alkışladığı eserler olacakmış.
Yorumlarınızı bekliyoruz..
Pireler berber iken, develer tellal iken, çok eski zamanlarda yeryüzünde bir ülke varmış.
Bu ülke ilginçliklerin ülkesiymiş.
Bu ülkede o kadar çok ilginçlik yaşanırmış ki, ülke insanları aldırmazlarmış bile.
Bu ülkede herkes yıllardır sürüp giden bu düzene alışmış ve ilginçlikleri normal karşılar olmuş. Ama bu ülkede yaşamayan insanlar zaman zaman bu ilginçliklere dâhil olduklarında, duruma şaşar kalırlarmış.
İlginçlikler Ülkesi’nde yazarlıkla meşgul olan Zortan Mapuk isimli bir insan varmış. Zortan Mapuk, sadece ülkesinde değil, diğer ülkelerde de tanınan ve okunan bir yazarmış. Kendisine diğer ülkelerden türlü türlü onur verici ödüller verilir, yazdıkları onlarca dile çevrilip okunurmuş.
O eski zamanlarda, her sene, bilimin, sanatın, kültürün dünyada önde gelen insanlarına “Mobel Ödülleri” verilirmiş. Çeşitli alanlarda çeşitli insanlara verilen ve çok önemli bir bilim adamının ismini taşıyan bu ödüller, bir insanın, o zamanda alabileceği en itibarlı, en saygıya değer ödüllerden biriymiş.
O sene, “Mobel Edebiyat Ödülü”, İlginçlikler Ülkesi’nin dünyaca ünlü yazarı, Zortan Mapuk’a layık görülmüş. Ödülün kime verileceğini belirleyen jüri, ödülün, adaylar arasından Zortan Mapuk’a verilmesini kararlaştırmış. Bu haber, şüphesiz Zortan Mapuk’u ve yakın çevresini büyük bir heyecana ve mutluluğa boğarken, kendisinin mensubu olduğu İlginçlikler Ülkesi’ni ortadan ikiye bölmüş. Bu bölünmeyi ve akabinde başlayan tartışmayı herkes mormal karşılamış. İnsanlar, İlginçlikler Ülkesi’nde bu tür şeyler olmazsa şaşırırlarmış.
Bölünenler, “Zortan Mapuk bu ödülü hak etmiştir” ve “Zortan Mapuk da yazar mıdır? O bu ödülü hak etmemiştir” şeklinde iki çatı altında toplanmışlardır.
Zortan Mapuk, henüz hiç Mobel Ödülleri gündemde değilken, geçmiş bir tarihte, bir kırtasiye deposunda verdiği demeçte, “Bu kırtasiye deposunda, iki milyon meşe, bir milyon da çam ağacı katledilmiştir” gibi bir beyanatta bulunmuş ve selüloz üretimi hakkındaki kişisel görüşünü açıklamış.
“Zortan Mapuk da yazar mıdır? O bu ödülü hak etmemiştir” çatısı altında buluşanlar, kendisinin ödülü hak etmeme nedenlerinden en önemlisi olarak bu beyanatı göstermişler. Hatta Zortan Mapuk’un hiçbir eserini okumamış oldukları halde, bu cümlesi yardımıyla, kendisinin yazarlığı hakkında fikirler edinmişler. Bu beyanat ile bir edebiyat ödülü arasında hiçbir bağ olmadığının, edebiyat ödülleri verilirken esas alınanın yazarın eserleri olduğunun farkında olanlar da elbette varmış ama sesleri karşıtlarınınkine nazaran çok kısık kalıyormuş. İlginçlikler Ülkesi’nde, normallerin ve olağanı destekleyenlerin sesleri hep böyle kısık kalırmış. Nedenini kimseler bilmezmiş.
Zortan Mapuk’un almış olduğu “Mobel Edebiyat Ödülü”, bu kör tartışmanın içinde kaybolup gidivermiş.
Oysaki İlginçlikler Ülkesi’nde pek az kişi bilirmiş ki, gelecek nesillere anlatılacak olan gurur kaynağı gerçek, Zortan Mapuk’un ağzından çıkan o cümle değil, aldığı saygın ödül ve dünyanın ayakta alkışladığı eserler olacakmış.
Yorumlarınızı bekliyoruz..
Pazartesi, Ekim 16, 2006
Artık insanlara değer verelim mi? - Shall we take care of people?
Ortalıkta olmadıkları zamanlarda önce rahatız. Kendimizle yüzleşme fırsatı bulmak kimi zaman sevindirir bizi. Sesimizden başka ses duymamak hoş gelir kimi zaman. Peki ya bu biraz devam edince de bu kadar hoşnut olur muyuz insansızlıktan. Başka sesler duymamaktan, paylaşmamaktan..?
Hergün uğruna birbirimizle mücadele ettiğimiz dünya hiç de öyle büyük değil biliyor musunuz? Bir adım öne geçmek için atmaya zorladığımız adım bizi geriye mi götürüyor acaba? İnsanlarla çekişerek, duraksız mücadele içinde yuvarlanarak gelinen noktada başlayan insansızlıktan söz ediyorum. Hep kendinin diğerlerinden farklı olduğunu ve bunu bir türlü kimsenin anlamadığını düşünen bencillikten söz ediyorum. Yalnız olmak, yalnız olmayı istemek bir güç belirtisi midir? Yoksa sonrasında yaşanılan sonsuz yalnızlık hissi gerçeğin ta kendisi midir? Yalnızlığı lütuf saymak, uzanılamayan ciğere mundar demek değil midir?
Düşünmek kuşkusuz eşi olmayan bir nimet. Fakat düşüncelerini paylaşmak olmasa bu kadar kıymetli olmazdı galiba. İnsanların düşündükleriniz hakkında yorumlar yapmaları ve sizin tüm bu işlemler sonucunda dahil olduğunuz sentez süreci, düşüncelerinize eşsiz bir terapi olabilir. Sizi engin düşünceli, başkalarının görüşlerine önem veren, insanları dinleyen ve konuştuğunda dinlenilen en önemlisi yalnız kalmayan biri yapar, yanılıyor muyum?
Yalnızlık beşerin uğraşına fazla. Yalnız kalmamak için yapılması gereken şeyler de beşerin kendine fayda. İnsanlara değer verelim. Dünya gerçekten hiç de büyük değil ve birbirimize fazlasıyla muhtacız.
Hergün uğruna birbirimizle mücadele ettiğimiz dünya hiç de öyle büyük değil biliyor musunuz? Bir adım öne geçmek için atmaya zorladığımız adım bizi geriye mi götürüyor acaba? İnsanlarla çekişerek, duraksız mücadele içinde yuvarlanarak gelinen noktada başlayan insansızlıktan söz ediyorum. Hep kendinin diğerlerinden farklı olduğunu ve bunu bir türlü kimsenin anlamadığını düşünen bencillikten söz ediyorum. Yalnız olmak, yalnız olmayı istemek bir güç belirtisi midir? Yoksa sonrasında yaşanılan sonsuz yalnızlık hissi gerçeğin ta kendisi midir? Yalnızlığı lütuf saymak, uzanılamayan ciğere mundar demek değil midir?
Düşünmek kuşkusuz eşi olmayan bir nimet. Fakat düşüncelerini paylaşmak olmasa bu kadar kıymetli olmazdı galiba. İnsanların düşündükleriniz hakkında yorumlar yapmaları ve sizin tüm bu işlemler sonucunda dahil olduğunuz sentez süreci, düşüncelerinize eşsiz bir terapi olabilir. Sizi engin düşünceli, başkalarının görüşlerine önem veren, insanları dinleyen ve konuştuğunda dinlenilen en önemlisi yalnız kalmayan biri yapar, yanılıyor muyum?
Yalnızlık beşerin uğraşına fazla. Yalnız kalmamak için yapılması gereken şeyler de beşerin kendine fayda. İnsanlara değer verelim. Dünya gerçekten hiç de büyük değil ve birbirimize fazlasıyla muhtacız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
